Hatay’a giderken, daha yolunda, bir şeyler belliydi. O Belen geçidini geçerken – sisten dolayı görüş mesafesi 2 metre, abartısız – aşağımızdaki düzlüklerin beyazla kaplanmışlığı mutluluğu dibine kadar hissettirdi bize. Çünkü hala beyaz vardı. Dünya hala güzel. Yol arkadaşım Ezgi’ydi yine, ki iyi yol arkadaşıdır. Kötü yanı fazlaca uyur, ama uyuyandan da zarar gelmez, öyle düşünmek lazım. Hatay diyordum, demişler ya zamanında. “ Benim yarim gelişinden bellidir.. “ . Hatay da benim için öyleydi.

Küçük şehir Hatay, tüm merkezi yürüsen hemen biter. Biz de önce yürüdük çarşılarında bol bol. Hatay’ın en merkezi yeri Köprü dedikleri yer. Bu köprü şehrin iki yakasını birbirine bağlıyor. İki yakayı ayıran ise ters akar diye bilinen Asi nehri. Yeri gelmişken bu nehrin efsanesini de aktarayım.
“Asi ırmağı Lübnan Dağları’ndan doğar, kuzeye doğru 250 km aktıktan sonra batıya döner ve Samandağ’da Akdeniz’e dökülür. Eskilerin el yazmalarında "nehr-il maklup (ters akan ırmak)" adıyla geçen ırmakla ilgili yine eskilerin anlattığı bir söylence vardır:
Samandağ halkı mutluluk ve bolluk içinde yaşarken bir ejderha türemiş ve halkın içme suyunu kesmiş. İsteği üzerine kendisine güzel bir kız kurban olarak kesilince suyu bırakmış. Ama bu olayı her yıl tekrarlamaya başlamış. Kurban edilme sırası kralın tek ve güzel kızına gelince kral araştırmalara koyulmuş. Herkes kralın kızını kurtarmaya çalışırken Hızır çıkmış ortaya. “Verin kızı ejderhaya ben götüreyim” diyerek kızı alıp dağa, ejderhanın yaşadığı mağaraya götürmüş. Ejderha, kızı yemeye geldiği anda Hızır kılıcını ejderhanın yüreğine saplamış. Ağır yaralanan ejderha, “Ne olur bir daha vur da öleyim” diye yalvarmış ama Hızır bir daha vurmamış.
Canavar can havliyle, çırpınarak oradan uzaklaşmış. Bir süre sonra Lübnan Dağları’na hızla çarpmış. Çarpışmanın şiddetiyle açılan büyük delikten sular fışkırmış ve su, canavarın çırpınarak gelirken açtığı kanaldan akmaya başlamış. Su aka aka Samandağ’a ulaşmış, oradan Akdeniz’e kavuşmuş. Halk, bu suyun âb-ı hayat olduğuna ve ilk defa Hızır’ın içtiğine inanmış.
Irmağın adı da eski bir inanıştan kaynaklanmaktadır. Eskiden insanlar nehirlerin hep kuzeyden güneye aktığına inanırlarmış. Asi nehri ise güneyden kuzeye doğru akıyor. Doğanın kanununa uymuyor diye onun aksi yönde aktığını belirtmek için “asi” ya da “neh-il maklup” adını vermişlerdir. “
Bunlar da Hatay’ın çarşıları. Sizin Eminönü, Tahtakale gibi biraz. Bakın sizin diyorum!


Bakın bakın ne anlatıcam.
Meydanda kendi halimde otururken 60 yaşlarında bi amca geldi yanıma, çantamı çekiştirmeye başladı. Şaşırdım tabi, başımla ne var işareti çaktım.
” Bu çanta ne bu çanta?! dedi.
” Normal çanta işte.. ” dedim.
” Ne biçim çanta bu böyle kocaman ımh ımh.. ” dedi. ” Ne var şimdi bunun içinde?! “
Korktum amcadan. ” Kitap var, fotoğraf makinesi filan var. ” dedim süklüm püklüm. O an o çantayı taşıyarak dünyanın en utanç verici işini yapmıştım sanki. O an tüm çirkinliklerden ben sorumluydum.
” Imhh ımhh (çenesini dışarı çıkararak konuşan yaşlı amca hoşnutsuzlanması ) eskiden böyle miydi çantalar, ne güzeldi ufak ufaktı kibardı. Şimdi her şey bi tuhaf olmuş.. ” dedi. Söylene söylene gitti.
Ben de olduğum yerde kalakaldım. Sonra Ezgi geldi yanıma, bi şekilde akıp giden hayata geri döndüm ben de.
Hatay garip yer. Bir gün içinde birsürü ilginçlikler yaşattı bize. Sağolsun.
Hatay’a gidip St. Pierre Manastırı’nı görmeden olur mu? Olmaz. Biz de gördük tabi. Atladık dolmuşumuza gittik. Köyümsüyle Tarlabaşımsı arası bir yerde indik dolmuştan, oracıkta bi çobanla sürüsü. Hayatımda ilk defa kuzu gördüm. İçime bir neşe doldu ki sormayın, insanın bikaç kuzusu keçisi olsa, hiç mutsuz olmaz bence. Heidi’yi o zaman daha iyi anladım. Üstelik Heidi’nin dedesi ona ateşte kızartılmış peynir de verirdi. Ben de küçükken ona özenir kürdana peynir geçirip tüplü ocakta öyle peynir hazırlamaya uğraşırdım. Ama olmazdı benimki tabi. Zaten bi Heidi’nin peyniri, bi Ökkeş’in bulgur pilavıyla haşlanmış yumurtası.
Bakın yine konuyu dağıttım. Konuşurken de hep yaparım bunu, konudan konuya atlarım. Ama yazarken daha bi fena, sonuçta bunu okuyan insan Hatay’ı anlatacak diye başlayacak okumaya, yazı uzadıkça uzayacak, okurun sabrı tükenmek üzere.. Okuryazarlık da bir yere kadar a dostlar!
St. Pierre’e dönecek olursak, kendisi, mağaradan oyulmuş bir kilise. MS 20li yıllarda yapıldığı tahmin ediliyor, Hristiyanlığın ilk kiliselerinden biri. Antakya’daki Hristiyanlar Hristiyanlığı yaymak için burda toplanır, planlar yaparlarmış. Hatta “Hristiyan” ismi de ilk burada kullanılmış. Mağaranın içinde dar bir geçit var, bir oyuğun içinde. Kaçmak gerektiğinde bunu kullanırlarmış. O kadar klostrofobik bir geçit ki, yazık onlara da..
Kiliseyle ilgili ekstra bilgi edinmek için http://tr.wikipedia.org/wiki/Saint_Pierre_Kilisesi linkini inceleyebilirsiniz. Ben de size oradan bir tanışıklık anlatayım.
Kiliseyi gezerken bir çiftle tanıştık, 40-45 yaşlarındalardı. O günlerde havalar kötüydü İstanbul’da, malum ocak sonu. Biz orada 15 derecede efil efil gezerken İstanbul’da metrobüs seferleri falan iptal olmuş. Havayolları felçmiş.. Bu çift de İstanbul’dan henüz gelmişler Hatay’a. Yol durumlarını sordum acaba uçuş iptalleri ne durumda diye. ” Biz 8 saatte geldik.. ” dediler. ” Nasıl yani o kadar rötar mı olurmuş ththth ” dedim, ” Hıı yok yani biz kendi uçağımızla geldik de, hemen çıkamadık yola kar sis filan. ” dediler. Ne deseydim ben orda, “Peki” dedim. Aslında ” Merhaba zenginler beni evlat edinsenize, ben çok iyi bi insanım, bence geleceğim de parlak olabilir üstüme düşülse. Zaten ben iyiyim de çevrem kötü.. ” desem olurdu. Demedim..




Kiliseden sonraki durağımız Harbiye. Hataylıların mesire yeri. Ocakta bile güzeldi. Her yanından şelaleler akıyor, dahası girişindeki kaçakçılarda güzel viskiler sigaralar var. Bir viski aldım dayanamadım, ama içemedim korkudan. Ya kör olsam, üç beş kuruş için.. Harbiye’ye gitmek de bi macera. Özel uçakla gelip dolmuşla gezmemize şaşıran çifte inat, bu sefer aktarmalı dolmuşla gittik Harbiye’ye. Dolmuş uyduruk da olsa, bizden başka herkes Arapça da konuşsa bizim keyfimiz yerindeydi. Öyle ki Türkiye’de değil de yabancı ülkede gezer gibiydik, Türkçe konuşan olmadığından. Derken dolmuşta bi bağrış çağrış, dolmuşçu sağa çekti, canhıraş birileri indi. Yeniden yola koyulduk. Baktım sağda polis, ayakta yolcu taşımama olayıymış. O inenler dolmuşçu hatrına iniverdiler fazla sorgulamadan, şaşırdım. Derken polisi geçip virajı dönünce yine durduk. Bikaç dakika sonra koşarak muavin atladı dolmuşa, arkasından demin inen yolcular. Ellerinde çuvallarıyla.. Benim memleketimin dolmuşçusu bile bir başka gerçekten. İnsan bu topraklarda yaşayıp da mutsuz olur mu? Her yanı ayrı eğlence.
Harbiye’de gezindik güzelliklere bakarak, koklayarak. Her yanda turunç ağaçları.. Acıymış yenmezmiş, biz İstanbul’da manavdan alınık portakalı yiyoruz bunu mu yemiycez, yedik bi güzel. Yemeden de güzelce yıkadık şelalelerden gelen suyla. Hayat bize güzeldi o anda. Bıraksalar o şelalelerin arasında, turunç yiyerek yaşar giderdik. Bikaç gün sonra turuncuya çalardı rengimiz gerçi, C vitamini fazlalığından.


Daha neler neler yaptık Hatay’da, camiler kiliseler gezdik. Arkeoloji Müzesi’ne gittik. Süper yemekler ve tabi ki künefe yedik. Dolmuşla sürekli gereksiz yollar katettik – x yerde inicem gelince söyler misiniz deyip bırakmamak lazım, 5 dkda bir hatırlatın böylece 5 dklık mesafeler için 45 dk harcamazsınız – , dar arka sokaklarda gezdik.. Biz Hatay’ı çok sevdik.
Kalbimin bir parçasını da orada bıraktım, her gittiğim yerde bıraktığım gibi.
Ve buyrun bu da Hatay’a gidecekler için minik bilgiler:
Mutlaka görün:Saint Pierre Kilisesi
Habib Neccar Cami
Hatay Arkeoloji Müzesi (Antakya Mozaik Müzesi)
Harbiye (Defne)
Titus Kaya Tüneli
Tadın:Katıklı ekmek (çarşıdaki fırınlarda var, 1,5 tl fiyatı da)
Kısır
Humus
Cevizli biber
Kömbe
ve tabi Künefe
Alın:Baharat ( Çarşıda bir baharatçı var, zayıflama çayı karışımı diye bir şey sattı bize. “İçinde ne var? ” dedik. ” O da meslek sırrı. ” dedi. İçtik, sindirim kolaylaştırıcı, bilirsiniz. Bu tarz durumlar için alınabilir. Alın hatta. )
Ana öğün için çarşıdan yukarı doğru çıkarken konuk kültür evi var, orayı önerebilirim. Hem yemekler ve ortam güzel, hem de fiyatlar çok uygun. Örneğin mezeler 4 tl, Adana kıyma kebap 7,5. Bir diğer önerim de özellikle benim gibi birçok şehir gezecek ve uzunca bir tur yapacaksanız, ayarında yiyin! Özellikle bu yörelerin yemekleri bir yerden sonra midenizi bozabilir. Bana bir şey olmaz demeyin. Ben dedim, oldu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder