1 Birim Mutluluk Kaç Para?
Mutluluk kelimesi kadar ekmeği yenen kelime az vardır. Şunu
alın mutlu olun, şuraya gidin mutlu olun, şöyle görünün mutlu olun.
Bize durmaksızın mutluluk vaat edip duruyorlar. Öyle de
cazipler ki, zaten mutsuzluktan ölen ruhlarımız bu renkli vaatlerin peşinden
gidiveriyor hemen, mahmur gözlerimiz ışıklarıyla kamaşıyor.
Halbuki kendi kendimize mutlu olsak bu vaatlerin hiçbir
anlamı kalmazdı. Onlarsız, kendi içimizde, dengemizde zaten mutlu ve basit
yaşar giderdik.
Demek satın almamız için önce mutsuz olmamız gerekiyor.Ya da diğer açıdan bakarsak, demek satabilmeleri için mutsuz
olmamız gerekiyor. Bu bir ön şart.
Ve basit bir yol haritası;
- Önce insanları mutsuz et.
- Sonra -mutlu- insanları gözlerine sok ki ne kadar mutsuz
olduklarını anlayabilsinler.
- Sonra onlara satın alacakları ürünlerin getireceği mutluluğa
inandır.
- “Bu mutluluk için bu paraya değer.” desinler.
- Sonra bu para için onları köle gibi çalıştır.
- Köleleştikçe kaçınılmaz olarak daha da mutsuz olsunlar.
- Köleleştikçe senin ürünlerini daha çok satın alsınlar.
Bu döngü böyle sürüp gitsin, fakat küçük mutsuz insancık
aslında hiç kazanmasın. Ama kazanmadığını göremeyecek kadar da aptal olsun.Aptal et onu! Ne güzel bir düzen değil mi, ne kadar da mükemmel, akıp
gidiyor.Ve biz küçük insancıklar nasıl da mutluluğumuza maddi
değerler biçiyoruz.Mutluluğun kutsallığını hiç anlayamıyoruz.Direnmiyoruz.
Halbuki mutlu olmak bir direniştir.
Hiçbir şey olmadan, durup dururken, sadece yaşamaya devam
ettiğimiz için mutlu olabiliriz. Hala içecek temiz suyumuz olduğu için, hala
mevsimler var olduğu için, ve daha sonsuz şey için mutlu olabiliriz.Ama mutlu olmak için bir sebep olması gerektiğine inandırıldık.
Neden?Neden bunun tam tersi olmasın?
Düşündükçe, yaşadıkça Nazım Hikmet’i daha çok anlıyorum.
Bunca zaman şiirlerini hayranlıkla okurken aslında eksikmişim, şimdi fark
ediyorum.
"Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak yani ağır bastığından. "
derken neden bahsediyordu, neye
karşı direniyordu, şimdi biraz daha fazla anlıyorum.
Bizim varoluşumuz başlı başına
birer direniş sevgili okurlar, çünkü biz bu milyarlarca insanın yaşadığı
dünyada basit birer noktayız, ve çeşitli şartlarda doğuyor çeşitli dayatmalarla
yaşıyoruz.
Aslında hepimiz sadece
yaşıyoruz.Nasıl çiçekler yaşıyorsa,
eşekler yaşıyorsa, biz de aslında o şekilde yaşıyoruz.
Ve başlıbaşına birer direniş
olan bu hayatlarımızda inadına mutlu olmayı unutuyoruz. Çok acı. İnadına mutlu
olamıyoruz, inatçı olamayacak kadar akıllı olduğumuzdan.
Sakın inatçı olmayın sevgili
okurlar.Başınıza iş almayın.
Sevgiler…
1 Birim Mutluluk Kaç Para?
Mutluluk kelimesi kadar ekmeği yenen kelime az vardır. Şunu
alın mutlu olun, şuraya gidin mutlu olun, şöyle görünün mutlu olun.
Bize durmaksızın mutluluk vaat edip duruyorlar. Öyle de
cazipler ki, zaten mutsuzluktan ölen ruhlarımız bu renkli vaatlerin peşinden
gidiveriyor hemen, mahmur gözlerimiz ışıklarıyla kamaşıyor.
Halbuki kendi kendimize mutlu olsak bu vaatlerin hiçbir
anlamı kalmazdı. Onlarsız, kendi içimizde, dengemizde zaten mutlu ve basit
yaşar giderdik.
Demek satın almamız için önce mutsuz olmamız gerekiyor.Ya da diğer açıdan bakarsak, demek satabilmeleri için mutsuz
olmamız gerekiyor. Bu bir ön şart.
Ve basit bir yol haritası;
- Önce insanları mutsuz et.
- Sonra -mutlu- insanları gözlerine sok ki ne kadar mutsuz
olduklarını anlayabilsinler.
- Sonra onlara satın alacakları ürünlerin getireceği mutluluğa
inandır.
- “Bu mutluluk için bu paraya değer.” desinler.
- Sonra bu para için onları köle gibi çalıştır.
- Köleleştikçe kaçınılmaz olarak daha da mutsuz olsunlar.
- Köleleştikçe senin ürünlerini daha çok satın alsınlar.
Bu döngü böyle sürüp gitsin, fakat küçük mutsuz insancık
aslında hiç kazanmasın. Ama kazanmadığını göremeyecek kadar da aptal olsun.Aptal et onu! Ne güzel bir düzen değil mi, ne kadar da mükemmel, akıp
gidiyor.Ve biz küçük insancıklar nasıl da mutluluğumuza maddi
değerler biçiyoruz.Mutluluğun kutsallığını hiç anlayamıyoruz.Direnmiyoruz.
Halbuki mutlu olmak bir direniştir.
Hiçbir şey olmadan, durup dururken, sadece yaşamaya devam
ettiğimiz için mutlu olabiliriz. Hala içecek temiz suyumuz olduğu için, hala
mevsimler var olduğu için, ve daha sonsuz şey için mutlu olabiliriz.Ama mutlu olmak için bir sebep olması gerektiğine inandırıldık.
Neden?Neden bunun tam tersi olmasın?
Düşündükçe, yaşadıkça Nazım Hikmet’i daha çok anlıyorum.
Bunca zaman şiirlerini hayranlıkla okurken aslında eksikmişim, şimdi fark
ediyorum.
"Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak yani ağır bastığından. "
derken neden bahsediyordu, neye
karşı direniyordu, şimdi biraz daha fazla anlıyorum.
Bizim varoluşumuz başlı başına
birer direniş sevgili okurlar, çünkü biz bu milyarlarca insanın yaşadığı
dünyada basit birer noktayız, ve çeşitli şartlarda doğuyor çeşitli dayatmalarla
yaşıyoruz.
Aslında hepimiz sadece
yaşıyoruz.Nasıl çiçekler yaşıyorsa,
eşekler yaşıyorsa, biz de aslında o şekilde yaşıyoruz.
Ve başlıbaşına birer direniş
olan bu hayatlarımızda inadına mutlu olmayı unutuyoruz. Çok acı. İnadına mutlu
olamıyoruz, inatçı olamayacak kadar akıllı olduğumuzdan.
Sakın inatçı olmayın sevgili
okurlar.Başınıza iş almayın.
Sevgiler…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder