28 Ocak 2013 Pazartesi

Urfa'da Gezerken



Urfalıyam tahtım yok
Tüfengim var bahtım yok
Yar göğsüne gül dolmuş
Bir ben kadar bahtım yok
Urfa’ya önyargılarımla gittim. Bana ne dedilerse, ne öğrendimse hepsini aklımın bir kenarında tuttum öyle gittim. Önyargılarımdan utandım, yıkmak için gittim. Korkular, önyargılar bizi bağımlılaştırır. Uzaktan bakarız, bilmeyiz ama konuşuruz. “O şöyledir bu böyledir.” deriz. Zerre kadar da utanmayız. Çok zaman böyle yaşar gideriz. Bazen durup düşününce, anlık bir hisle utanırız; bu kadar farkında olmamaktan, bu kadar yüzeysel olmaktan..

Ben bu yüzden gezmeyi severim. Çok okurum diyebilirim, ama çok bilmem. “Çok gezen mi çok okuyan mı?” deseniz “Çok gezen!” derim. Öğrenmek için gezerim, gezemesem de hayalini kurarım. “Büyüyünce gezgin olcam ben..” derim. Ama gezgin olmam, gider bir yerde çalışırım, günde en az 10 saat küçük bir ofiste oturur öyle zamanımı öldürürüm.

Ve yine konuyu dağıttım. Konumuz güzeller güzeli Urfa. Gidip birkaç gün kalmakla anlayamayacağınız karmakarışık Urfa. Anlamaya çalıştıkça kafanızı daha çok karıştıran Urfa.
Urfa, gezi rotamızın 4. şehriydi. Rota şöyle: Adana, Mersin, Hatay, Urfa, Mardin, Antep
Urfa’ya giderken karışık, fakirce bir şehir, az katlı dışları boyasız evler filan göreceğimi düşünmüştüm. Nedense “medeni” bir şehir planlamasını kurmamışım kafamda hiç Urfa için. Otobüsten inip çarşıya giden dolmuşa bindiğimde ilk dumurumu yaşadım. Yüksek, bakımlı binalar, geniş caddeler ve sokaklar, park alanları ve meydanlar, modern bir kent merkezi.


Dikkatimi çeken diğer şey, toplu taşımanın ucuzluğuydu. Urfa’da otobüse bindiğinizde sadece kadınların ve çok yaşlı erkeklerin oturduğunu görüyorsunuz. Bir kadın olarak ayaktaysanız hemen biri yer veriyor. Buna belki pozitif ayrımcılık olarak bakabiliriz, ama bence diğer yandan da kadın-erkek farkının ne kadar keskin olduğunun bir göstergesi. Urfa’da şehir merkezini iki bölge olarak düşünebilirsiniz. Bir bölge yeni merkez, günlük hayatın aktığı, Urfa’da yaşayanların alışverişlerini yaptığı, gezdiği yerler. Diğer bölge ise tarihi kısım, ki Balıklı Göl ve taş mimariye sahip binalar bu tarafta kalıyor.
Çarşıdan Balıklı Göl’e gitmek için yine otobüse biniyorsunuz. Ve “diğer taraf”. Ben ilk defa bu bölgeye gelmiş biri olarak, o binaların renklerine, yerleşimine, genel atmosferle uyumuna hayran kaldım. Etrafınıza baktığınızda sarı-kahve toprak tonlarında bir kent görüyorsunuz. İnsan kasvetle huzur karışımı bir ruh hali içine giriyor. Burada hissettiğim kasveti kendimce sorguladım, sebebini bulamadım. Belki form-renk ve his arasında bir bağlantısı vardır, bilemem.
Balıklı Göl’ü hayranlıkla gezdik. Ocak sonu olmasına ve İstanbul’dakilerin karla soğukla uğraşmasına rağmen Urfa’da hava açık ve ılıktı. İçimizde bir neşe bir neşe. Çevrede bir sürü değişik diller, kıyafetler, renk cümbüşü. Günlerden Pazar, hava da açık olunca baya kalabalıktı. Türk, Kürt, Arap, Zaza, Avrupalı ve tabii ki Japon turistler.. Urfa’nın bu kısmında iki kız gezmek bazen can sıkıcı olabiliyor. Özellikle genç erkeklerin bakışları rahatsız edebiliyor. Görmezden gelmeye çalışarak yolunuza devam ediyorsunuz. Erkeklerin yaşı arttıkça sizi normal karşılama oranları da artıyor. Urfa’da ve diğer şehirlerde 30 yaş ve üstü hiçbir erkek rahatsız edici bir tavırda bulunmadı örneğin. Hatta bu yaş daha da aşağıya çekilebilir. Çünkü her yerde olduğu gibi burada da “o” erkekler 20li yaşlar civarında.

Balıklı Göl’ün etrafında fotoğraf çekerken çocuk rehberlerden biri yanımıza geldi. “Bozuk paramız” yok dedik, “Olsun kiminin parası kiminin duası” dedi. Peki dedik, başladık beraber gezmeye. Anlattığına göre Urfa belediyesi bu çocukları turistlere yardımcı olmaları için eğitmiş, Türkçe, Kürtçe, İngilizce, Almanca, İtalyanca rehberlik yapıyorlar. Zehir gibi çocuklar hepsi, gerçekten de bu dillerde anlatabiliyorlar oraları. Bizim rehberimiz Apo, nam-ı diğer Meşhur 13 yaşındaydı. Ailesi İstanbul’daymış, babası sıra gecelerinde enstrüman çalıp türkü söylüyormuş. Meşhur İstanbul’u hiç sevmediği için Urfa’da kalıyormuş akrabalarıyla. “Bizim buralar cennettir.” dedi bize. Gezerken gözlerim arapların süslü parlak elbiselerine, erkeklerin çoğunun taktığı değişik renklerdeki başörtülere, 5 yaşındaki çocukların bile giydiği şalvarlara takıldı.

Balıklı Göl İbrahim peygamberle özdeşleştirilmiş bir yer. Her parçasından bir peygamber hikayesi var. Hikayeye göre dönemin hükümdarı Nemrut İbrahim’i kalenin tepesinden mancınıkla ateşe attırır. İşte o ateş göle, odunlar da balığa dönüşür ve Balıklı Göl böylece ortaya çıkar. İbrahim’in arkadaşı, Nemrut’un kızı Zeliha ise diğer gölün isim kaynağı. İbrahim’in öldürüldüğünü düşünüp aynı tepeden kendini atan Zeliha’nın düştüğü yer, Ayn Zeliha, Zeliha’nın gözyaşları anlamına geliyormuş. Balıklı Göl’le ilgili ayrıntılı hikayeye internetten ulaşabilirsiniz.
Balıklı Göl etrafında ayrıca Halil-ül Rahman Camii, Rızvaniye Camii, İbrahim’in doğduğu mağara ve kale ziyaret edilesi yerler. Buralar hakkında yüz kez yazılmış bilgileri tekrarlamamak adına sizi şuraya yönlendiriyorum.
http://www.meleklermekani.com/guneydogu-anadolu/159526-sanliurfada-gezilecek-gorulecek-yerler.html

Ve bedesten çarşılarına geçiyorum. Bu çarşılarda ne ararsanız var. Çeşit çeşit takılar, kumaşlar, tabii ki bakırdan yapılmış envai çeşit eşyalar, isotçular, kahveciler, halıcılar, sürmeciler kozmetikçiler, ve kaçakçılar. Süslü parlak takılarla hiç işi olmayan ben, atmosferin etkisinden midir nedir, kendimi parlak altın sarısı her tarafından süsler fışkıran şöyle şeylere bakarken buldum.

Çarşı çok da ucuz, gelin görün ki 2 liraya sattıkları MAC marka rimellerin çakma değil kaçak olduğunu iddia eden satıcılar var her yerde :) Ben ilk gün sürme, takı, bir de arapların giydiği tabii ki üzerinde parlak sarıdan desenler bulunan patiklerden aldım. El yapımı bakır zarflara yerleştirilmiş porselen fincanlara bayıldım, asla kullanmayacağımı bildiğim halde biraz param olsa affetmeyip alırdım. İnsan o atmosferde normal kimliğinden uzaklaşıp oradakiler gibi zevklere sahip birine dönüşebiliyor birden. Bu arada Ezgi’nin yediği kazığı da size ders olsun diye anlatmadan geçmeyeyim.
Bizi parasız gezdiren hayırsever rehberimiz Meşhur “Amman abla sakın öyle her yerden biber salçası isot menengiç falan almayın kötüsünü satıyorlar evde yaptık diye turistleri kandırıyorlar.” diye bizi İsot Evi diye bir dükkana götürdü. İstanbul’da hediye etmek için menengiç alacaktık. Şekeroğlu marka menengiç kahvesinin kavanozu burda 15 liraydı, benim zaten param az diye almadım, Ezgi bir kavanoz aldı. Sonraki gün öğrendiğimiz bir dükkanda 8 liraydı! Siz siz olun iyice gezmeden araştırmadan almayın. Hele İsot Evi’nden hiçbir şey almayın. Çünkü abartısız sattıkları her şey diğer yerlerden çok daha pahalı. Ve sanırım kalite farkı da yok.
Balıklı Göl ve çarşıyı dolandıktan sonra artık ayaklarımıza kara sular inmişti, Hatay’dan Urfa’ya gelişimiz de 7 saat sürdüğü için artık dayanamayıp eve gitmeye karar verdik. Siverek ilçesinde bir ailenin evinde misafir olarak kaldık. Terminalden Siverek dolmuşuna binip 95 km’lik yolculuğumuza başladığımızda, “Eh artık ilçede olduğuna göre orası kesin köy gibi yerdir, acaba evde tuvalet banyo var mıdır, ailenin 8 çocuğu var nasıl sığcaz biz, neyse olmazsa 2. gece otele geçeriz” diye düşünüp duruyordum. Siverek’e gittiğimizde yine dumur oldum. Bu ilçede de geniş ferah caddeler, düzenli sokaklar filan vardı. Asıl dumuruysa eve vardığımızda yaşadım. 200 metrekarelik evde benim odamdan büyük bir banyo, güzel döşenmiş bir salon, o salonda bir evde gördüğüm en büyük plazma ve tüm kanalları kapsayan Digitürk vardı!! Ailede baya çocuk olduğu için tanışmamız 15 dk sürdü. Sonra hemen sofra kuruldu. Yere hiçbir şey koymadan direk örtü serip çorbaları getirdiler. Bileğim sakat olduğu için binbir zorlukla oturup yemeğimi yedim. Yediğim en güzel mercimek çorbalarından biriydi, sırrı baharatları. Oralarda her yemeğe çeşit çeşit baharat katıyorlar. Ev sahibi abla Karadeniz yemeklerinden nefret ettiğini, çok yağsız tatsız tuzsuz olduğunu söyledi. Zeytinyağlı fasulyeye salça katmamamıza şaşırdı :) Urfa’da yağ ve salça vazgeçilmez ikili. Tabii bir de isot.
Urfa’da 2. günümüz için planımız Harran’a gidip oradaki kubbe yapılı evleri ve üniversiteyi görmekti. Ama havanın yağmurlu ve soğuk olması bizi vazgeçirdi. Sabahın ilk saatlerinde Siverek çarşısını gezdik. Sonra dolmuşumuza atlayıp Urfa’ya geçtik.

Siverek’te bir caminin avlusu
                                                                                                                                                               Siverek Pia Sam :)
Önceki gün doyamadığımız o eski Urfa bölgesini doya doya gezdik. Bakırcılarda kendimizi kaybettik. Balıklı Göl’ü bir de tenhayken gezdik. O kadar güzel ki, insan her halini seviyor. Kaleye çıktığınızda önünüze serilen Urfa manzarası diğer tüm düşüncelerinizin önüne geçiyor. Hayatınıza dair tüm endişeleriniz hesaplarınız o an yok oluyor, sadece gördüklerinizi daha çok görmek, daha iyi anlamak istiyorsunuz. İnsanı gezme tutkunu yapan, hayatını gezebilecek şekilde kurmaya yönelten işte bu his olsa gerek.
Çarşılarda gezip kaybolup yorulduğumuzda, ilk aklımıza düşen yer Gümrük Han. Eşkıya’yı izleyenler burayı hatırlarlar. O labirentimsi çarşılarda hanın girişini bulmak da çok kolay değil. Bulup avlusuna girdiğinizde bir daha çıkmak istemeyebilirsiniz. Avludaki tuhaf alçak tabureler ilgimi çekti. Nasıl oturulacağı hakkında fikrim yoktu. Oturduğumda hissettiğim konfor beni baya şaşırttı. Bir tasarımcı olarak “Demek bazen kullanıcıya kullanım biçimi hakkında çok iyi mesaj vermeyen objeler de ergonomik olabilirmiş.” diye nacizane bir çıkarım yaptım. Hemen birer menengiç kahvesi ısmarladık. Sonra birer tane daha!
                                                                                                                                                                                                 Gümrük Han
Menengiç kahvesi yabani bir fıstığın kurutulup ezilmesiyle hazırlanıyor. Pişirilmeden önce macun kıvamında ve yağlı, pişirildiğinde de fıstığımsı tatlı bir aroması var. Biraz ağır diyebiliriz yağlı ve aromatik olduğu için. Pişirme ve sunumu Türk kahvesine benziyor. Tadına doyulmuyor :) Kahvede bize servis yapan bizim yaşlarımızdaki çocukla biraz muhabbet ettik, kahve almak istediğimizi söyleyince bizi onların çay kahve aldığı dükkana götürdü. İşte Ezgi’nin 15 liraya aldığı malum menengiç burada 8 liraydı! Aynı marka aynı gramaj. Dükkanın sahibi kartvizitini verdi, istersek İstanbul’a menengiç, salça, çay, isot vs gönderebilirmiş. İsteyen bana ulaşabilir :)
Gümrük Han, Eşkıya demişken şu türküyü paylaşmadan geçemem, Fırat ağıtı..

Mutlaka dinlemenizi öneriyorum. Erkan Oğur zaten neyi seslendirirse en iyi seslendiriyor.
Urfa’da bir günden sonra yine Siverek’e dönüyoruz. Siverek’te evinde kaldığımız arkadaşım Bahar’ın babası da şansımıza o akşam evdeydi. Kendisi ticaretle uğraşıyor, bize de Urfa’daki ticaret hayatıyla ilgili birçok bilgi verdi. İki gündür gördüklerim kafamı çok karıştırmıştı, bir yanda o zamana kadar kafamda oluşan Urfa imajı, biraz fakir, eksik; bir yanda çarşılarda gördüğüm canlı ticaret hayatı, her şeyden bol bol alan halk. Gülü amcanın anlattığına göre, insanların her şeyden öyle bol bol almasının sebebi hem ihtiyaç, hem de ucuzluk. Örneğin yazları kiloyla sebze meyve almak gibi bir adetleri yokmuş, kasayla alırlarmış direk. Ama bizim İstanbul’da kiloyla ölçüp verdiğimiz parayı onlar kasayla aldıklarında veriyorlarmış. Urfa zaten bir tarım kenti, Urfa’da yetişip Antep’te işleniyormuş ürünler. “Peki herkes sizin gibi böyle geniş güzel evlerde mi oturuyor, genel ekonomik durum nasıl?” diye sorduğumda, şehirde oturanların ortalama bir standardı olduğunu, ama köylerdekilerin genelde daha fakir olduğunu söylüyor. 500 lirayla geçinen bir sürü kalabalık aile varmış örneğin.
Sonrasında konu dillere geliyor. Gülü amca Zaza, eşi ise Kürt. Dolayısıyla evdeki herkes Türkçe, Kürtçe, Zazaca biliyor. Ama anlattıklarına göre, özellikle köylerde yaşayan kadınlar Türkçe bilmiyorlarmış. Dışarıdaki hayatla birebir bağlantı içinde olmayan, ticaretle çarşı pazarla uğraşmayan bu kadınlar hayatlarını Türkçe’ye ihtiyaç duymadan sürdürebiliyorlarmış. Bu durumda çocukları da Türkçe bilmiyormuş. Çocuklar okula başladığında ilk senelerde öğretmenleriyle iletişim kuramadıkları için okuma yazma öğrenmeleri bile seneler alıyormuş. Bahar’ın da anlattığına göre onların sınıfındaki köylerden gelen çocuklar da iletişim kopukluğu yaşadıkları için çok erken yaşlarda okuldan nefret ediyorlarmış. Uzaktan bakınca “Ne var yani, öğretsin aileleri Türkçe o zaman.” demek bizlere çok kolay geliyor. Ama maalesef oradaki hayat tarzları, şartlar bu durumları ortaya çıkarıyor ve bu çocuklar erken yaşlarda okuldan soğuyorlar, çok az bir kısmı eğitimlerine başarılı bir şekilde devam edebiliyorlar. Sonrasında ise eğitim seviyeleri arasında büyük farklar olan bölgeler ortaya çıkıyor.

Urfa’da öğrendiklerimi özümsemek için bir kenara yazıyorum, kafam karışmış halde yeniden yola çıkıyorum. Ver elini Viranşehir, Kızıltepe, Mardin..

3 yorum:

  1. Güzel bir gezi yazısı olmuş. Yazdıklarınızı genel olarak çok beğendim. Çok başarılı, heleki benim gibi gezmeyi okumayı seven biri için. Çok okuyan mı çok gezen mi çok bilir? Hayatı riske atmamak lazım bence ikisini de bolca yapmak, çok bilmek konusunda en garanti yol...Alakasız bir soru olacak ama ''El yapımı bakır zarflara yerleştirilmiş porselen fincanlara bayıldım, asla kullanmayacağımı...Bu bahsettiğiniz bardakların fiyatları oralarda kaça ? Teşekkürler....

    YanıtlaSil
  2. Yorumunuz için teşekkürler.
    Çok net hatırlamıyorum ama 30 lira gibi bir fiyata 2 fincan ve tepsiden oluşan setler vardı, tabii ki el yapımı olmayanlardan bahsediyorum. El yapımı olmayanlarda dikkatli bakarsanız üretimden kaynaklanan kalıp çizgisini görebiliyorsunuz,bu da kötü kaliteyi gösteriyor.
    El yapımı olanlarda fiyat hiç hatırlamıyorum ama ekstrem rakamlar değildir diye tahmin ediyorum yüksek işçilikli değilse eğer.

    YanıtlaSil
  3. Yakın bir zaman içinde bir süre kalacağım bu kent için bilgi edinmek amacıyla internette dolaşırken bu gezi-anılarınızı okudum.Tek kelime ile "harika" olmuş. Ben çok bilgilendim. İçten teşekkürler..
    İlhan Geyik

    YanıtlaSil

28 Ocak 2013 Pazartesi

Urfa'da Gezerken



Urfalıyam tahtım yok
Tüfengim var bahtım yok
Yar göğsüne gül dolmuş
Bir ben kadar bahtım yok
Urfa’ya önyargılarımla gittim. Bana ne dedilerse, ne öğrendimse hepsini aklımın bir kenarında tuttum öyle gittim. Önyargılarımdan utandım, yıkmak için gittim. Korkular, önyargılar bizi bağımlılaştırır. Uzaktan bakarız, bilmeyiz ama konuşuruz. “O şöyledir bu böyledir.” deriz. Zerre kadar da utanmayız. Çok zaman böyle yaşar gideriz. Bazen durup düşününce, anlık bir hisle utanırız; bu kadar farkında olmamaktan, bu kadar yüzeysel olmaktan..

Ben bu yüzden gezmeyi severim. Çok okurum diyebilirim, ama çok bilmem. “Çok gezen mi çok okuyan mı?” deseniz “Çok gezen!” derim. Öğrenmek için gezerim, gezemesem de hayalini kurarım. “Büyüyünce gezgin olcam ben..” derim. Ama gezgin olmam, gider bir yerde çalışırım, günde en az 10 saat küçük bir ofiste oturur öyle zamanımı öldürürüm.

Ve yine konuyu dağıttım. Konumuz güzeller güzeli Urfa. Gidip birkaç gün kalmakla anlayamayacağınız karmakarışık Urfa. Anlamaya çalıştıkça kafanızı daha çok karıştıran Urfa.
Urfa, gezi rotamızın 4. şehriydi. Rota şöyle: Adana, Mersin, Hatay, Urfa, Mardin, Antep
Urfa’ya giderken karışık, fakirce bir şehir, az katlı dışları boyasız evler filan göreceğimi düşünmüştüm. Nedense “medeni” bir şehir planlamasını kurmamışım kafamda hiç Urfa için. Otobüsten inip çarşıya giden dolmuşa bindiğimde ilk dumurumu yaşadım. Yüksek, bakımlı binalar, geniş caddeler ve sokaklar, park alanları ve meydanlar, modern bir kent merkezi.


Dikkatimi çeken diğer şey, toplu taşımanın ucuzluğuydu. Urfa’da otobüse bindiğinizde sadece kadınların ve çok yaşlı erkeklerin oturduğunu görüyorsunuz. Bir kadın olarak ayaktaysanız hemen biri yer veriyor. Buna belki pozitif ayrımcılık olarak bakabiliriz, ama bence diğer yandan da kadın-erkek farkının ne kadar keskin olduğunun bir göstergesi. Urfa’da şehir merkezini iki bölge olarak düşünebilirsiniz. Bir bölge yeni merkez, günlük hayatın aktığı, Urfa’da yaşayanların alışverişlerini yaptığı, gezdiği yerler. Diğer bölge ise tarihi kısım, ki Balıklı Göl ve taş mimariye sahip binalar bu tarafta kalıyor.
Çarşıdan Balıklı Göl’e gitmek için yine otobüse biniyorsunuz. Ve “diğer taraf”. Ben ilk defa bu bölgeye gelmiş biri olarak, o binaların renklerine, yerleşimine, genel atmosferle uyumuna hayran kaldım. Etrafınıza baktığınızda sarı-kahve toprak tonlarında bir kent görüyorsunuz. İnsan kasvetle huzur karışımı bir ruh hali içine giriyor. Burada hissettiğim kasveti kendimce sorguladım, sebebini bulamadım. Belki form-renk ve his arasında bir bağlantısı vardır, bilemem.
Balıklı Göl’ü hayranlıkla gezdik. Ocak sonu olmasına ve İstanbul’dakilerin karla soğukla uğraşmasına rağmen Urfa’da hava açık ve ılıktı. İçimizde bir neşe bir neşe. Çevrede bir sürü değişik diller, kıyafetler, renk cümbüşü. Günlerden Pazar, hava da açık olunca baya kalabalıktı. Türk, Kürt, Arap, Zaza, Avrupalı ve tabii ki Japon turistler.. Urfa’nın bu kısmında iki kız gezmek bazen can sıkıcı olabiliyor. Özellikle genç erkeklerin bakışları rahatsız edebiliyor. Görmezden gelmeye çalışarak yolunuza devam ediyorsunuz. Erkeklerin yaşı arttıkça sizi normal karşılama oranları da artıyor. Urfa’da ve diğer şehirlerde 30 yaş ve üstü hiçbir erkek rahatsız edici bir tavırda bulunmadı örneğin. Hatta bu yaş daha da aşağıya çekilebilir. Çünkü her yerde olduğu gibi burada da “o” erkekler 20li yaşlar civarında.

Balıklı Göl’ün etrafında fotoğraf çekerken çocuk rehberlerden biri yanımıza geldi. “Bozuk paramız” yok dedik, “Olsun kiminin parası kiminin duası” dedi. Peki dedik, başladık beraber gezmeye. Anlattığına göre Urfa belediyesi bu çocukları turistlere yardımcı olmaları için eğitmiş, Türkçe, Kürtçe, İngilizce, Almanca, İtalyanca rehberlik yapıyorlar. Zehir gibi çocuklar hepsi, gerçekten de bu dillerde anlatabiliyorlar oraları. Bizim rehberimiz Apo, nam-ı diğer Meşhur 13 yaşındaydı. Ailesi İstanbul’daymış, babası sıra gecelerinde enstrüman çalıp türkü söylüyormuş. Meşhur İstanbul’u hiç sevmediği için Urfa’da kalıyormuş akrabalarıyla. “Bizim buralar cennettir.” dedi bize. Gezerken gözlerim arapların süslü parlak elbiselerine, erkeklerin çoğunun taktığı değişik renklerdeki başörtülere, 5 yaşındaki çocukların bile giydiği şalvarlara takıldı.

Balıklı Göl İbrahim peygamberle özdeşleştirilmiş bir yer. Her parçasından bir peygamber hikayesi var. Hikayeye göre dönemin hükümdarı Nemrut İbrahim’i kalenin tepesinden mancınıkla ateşe attırır. İşte o ateş göle, odunlar da balığa dönüşür ve Balıklı Göl böylece ortaya çıkar. İbrahim’in arkadaşı, Nemrut’un kızı Zeliha ise diğer gölün isim kaynağı. İbrahim’in öldürüldüğünü düşünüp aynı tepeden kendini atan Zeliha’nın düştüğü yer, Ayn Zeliha, Zeliha’nın gözyaşları anlamına geliyormuş. Balıklı Göl’le ilgili ayrıntılı hikayeye internetten ulaşabilirsiniz.
Balıklı Göl etrafında ayrıca Halil-ül Rahman Camii, Rızvaniye Camii, İbrahim’in doğduğu mağara ve kale ziyaret edilesi yerler. Buralar hakkında yüz kez yazılmış bilgileri tekrarlamamak adına sizi şuraya yönlendiriyorum.
http://www.meleklermekani.com/guneydogu-anadolu/159526-sanliurfada-gezilecek-gorulecek-yerler.html

Ve bedesten çarşılarına geçiyorum. Bu çarşılarda ne ararsanız var. Çeşit çeşit takılar, kumaşlar, tabii ki bakırdan yapılmış envai çeşit eşyalar, isotçular, kahveciler, halıcılar, sürmeciler kozmetikçiler, ve kaçakçılar. Süslü parlak takılarla hiç işi olmayan ben, atmosferin etkisinden midir nedir, kendimi parlak altın sarısı her tarafından süsler fışkıran şöyle şeylere bakarken buldum.

Çarşı çok da ucuz, gelin görün ki 2 liraya sattıkları MAC marka rimellerin çakma değil kaçak olduğunu iddia eden satıcılar var her yerde :) Ben ilk gün sürme, takı, bir de arapların giydiği tabii ki üzerinde parlak sarıdan desenler bulunan patiklerden aldım. El yapımı bakır zarflara yerleştirilmiş porselen fincanlara bayıldım, asla kullanmayacağımı bildiğim halde biraz param olsa affetmeyip alırdım. İnsan o atmosferde normal kimliğinden uzaklaşıp oradakiler gibi zevklere sahip birine dönüşebiliyor birden. Bu arada Ezgi’nin yediği kazığı da size ders olsun diye anlatmadan geçmeyeyim.
Bizi parasız gezdiren hayırsever rehberimiz Meşhur “Amman abla sakın öyle her yerden biber salçası isot menengiç falan almayın kötüsünü satıyorlar evde yaptık diye turistleri kandırıyorlar.” diye bizi İsot Evi diye bir dükkana götürdü. İstanbul’da hediye etmek için menengiç alacaktık. Şekeroğlu marka menengiç kahvesinin kavanozu burda 15 liraydı, benim zaten param az diye almadım, Ezgi bir kavanoz aldı. Sonraki gün öğrendiğimiz bir dükkanda 8 liraydı! Siz siz olun iyice gezmeden araştırmadan almayın. Hele İsot Evi’nden hiçbir şey almayın. Çünkü abartısız sattıkları her şey diğer yerlerden çok daha pahalı. Ve sanırım kalite farkı da yok.
Balıklı Göl ve çarşıyı dolandıktan sonra artık ayaklarımıza kara sular inmişti, Hatay’dan Urfa’ya gelişimiz de 7 saat sürdüğü için artık dayanamayıp eve gitmeye karar verdik. Siverek ilçesinde bir ailenin evinde misafir olarak kaldık. Terminalden Siverek dolmuşuna binip 95 km’lik yolculuğumuza başladığımızda, “Eh artık ilçede olduğuna göre orası kesin köy gibi yerdir, acaba evde tuvalet banyo var mıdır, ailenin 8 çocuğu var nasıl sığcaz biz, neyse olmazsa 2. gece otele geçeriz” diye düşünüp duruyordum. Siverek’e gittiğimizde yine dumur oldum. Bu ilçede de geniş ferah caddeler, düzenli sokaklar filan vardı. Asıl dumuruysa eve vardığımızda yaşadım. 200 metrekarelik evde benim odamdan büyük bir banyo, güzel döşenmiş bir salon, o salonda bir evde gördüğüm en büyük plazma ve tüm kanalları kapsayan Digitürk vardı!! Ailede baya çocuk olduğu için tanışmamız 15 dk sürdü. Sonra hemen sofra kuruldu. Yere hiçbir şey koymadan direk örtü serip çorbaları getirdiler. Bileğim sakat olduğu için binbir zorlukla oturup yemeğimi yedim. Yediğim en güzel mercimek çorbalarından biriydi, sırrı baharatları. Oralarda her yemeğe çeşit çeşit baharat katıyorlar. Ev sahibi abla Karadeniz yemeklerinden nefret ettiğini, çok yağsız tatsız tuzsuz olduğunu söyledi. Zeytinyağlı fasulyeye salça katmamamıza şaşırdı :) Urfa’da yağ ve salça vazgeçilmez ikili. Tabii bir de isot.
Urfa’da 2. günümüz için planımız Harran’a gidip oradaki kubbe yapılı evleri ve üniversiteyi görmekti. Ama havanın yağmurlu ve soğuk olması bizi vazgeçirdi. Sabahın ilk saatlerinde Siverek çarşısını gezdik. Sonra dolmuşumuza atlayıp Urfa’ya geçtik.

Siverek’te bir caminin avlusu
                                                                                                                                                               Siverek Pia Sam :)
Önceki gün doyamadığımız o eski Urfa bölgesini doya doya gezdik. Bakırcılarda kendimizi kaybettik. Balıklı Göl’ü bir de tenhayken gezdik. O kadar güzel ki, insan her halini seviyor. Kaleye çıktığınızda önünüze serilen Urfa manzarası diğer tüm düşüncelerinizin önüne geçiyor. Hayatınıza dair tüm endişeleriniz hesaplarınız o an yok oluyor, sadece gördüklerinizi daha çok görmek, daha iyi anlamak istiyorsunuz. İnsanı gezme tutkunu yapan, hayatını gezebilecek şekilde kurmaya yönelten işte bu his olsa gerek.
Çarşılarda gezip kaybolup yorulduğumuzda, ilk aklımıza düşen yer Gümrük Han. Eşkıya’yı izleyenler burayı hatırlarlar. O labirentimsi çarşılarda hanın girişini bulmak da çok kolay değil. Bulup avlusuna girdiğinizde bir daha çıkmak istemeyebilirsiniz. Avludaki tuhaf alçak tabureler ilgimi çekti. Nasıl oturulacağı hakkında fikrim yoktu. Oturduğumda hissettiğim konfor beni baya şaşırttı. Bir tasarımcı olarak “Demek bazen kullanıcıya kullanım biçimi hakkında çok iyi mesaj vermeyen objeler de ergonomik olabilirmiş.” diye nacizane bir çıkarım yaptım. Hemen birer menengiç kahvesi ısmarladık. Sonra birer tane daha!
                                                                                                                                                                                                 Gümrük Han
Menengiç kahvesi yabani bir fıstığın kurutulup ezilmesiyle hazırlanıyor. Pişirilmeden önce macun kıvamında ve yağlı, pişirildiğinde de fıstığımsı tatlı bir aroması var. Biraz ağır diyebiliriz yağlı ve aromatik olduğu için. Pişirme ve sunumu Türk kahvesine benziyor. Tadına doyulmuyor :) Kahvede bize servis yapan bizim yaşlarımızdaki çocukla biraz muhabbet ettik, kahve almak istediğimizi söyleyince bizi onların çay kahve aldığı dükkana götürdü. İşte Ezgi’nin 15 liraya aldığı malum menengiç burada 8 liraydı! Aynı marka aynı gramaj. Dükkanın sahibi kartvizitini verdi, istersek İstanbul’a menengiç, salça, çay, isot vs gönderebilirmiş. İsteyen bana ulaşabilir :)
Gümrük Han, Eşkıya demişken şu türküyü paylaşmadan geçemem, Fırat ağıtı..

Mutlaka dinlemenizi öneriyorum. Erkan Oğur zaten neyi seslendirirse en iyi seslendiriyor.
Urfa’da bir günden sonra yine Siverek’e dönüyoruz. Siverek’te evinde kaldığımız arkadaşım Bahar’ın babası da şansımıza o akşam evdeydi. Kendisi ticaretle uğraşıyor, bize de Urfa’daki ticaret hayatıyla ilgili birçok bilgi verdi. İki gündür gördüklerim kafamı çok karıştırmıştı, bir yanda o zamana kadar kafamda oluşan Urfa imajı, biraz fakir, eksik; bir yanda çarşılarda gördüğüm canlı ticaret hayatı, her şeyden bol bol alan halk. Gülü amcanın anlattığına göre, insanların her şeyden öyle bol bol almasının sebebi hem ihtiyaç, hem de ucuzluk. Örneğin yazları kiloyla sebze meyve almak gibi bir adetleri yokmuş, kasayla alırlarmış direk. Ama bizim İstanbul’da kiloyla ölçüp verdiğimiz parayı onlar kasayla aldıklarında veriyorlarmış. Urfa zaten bir tarım kenti, Urfa’da yetişip Antep’te işleniyormuş ürünler. “Peki herkes sizin gibi böyle geniş güzel evlerde mi oturuyor, genel ekonomik durum nasıl?” diye sorduğumda, şehirde oturanların ortalama bir standardı olduğunu, ama köylerdekilerin genelde daha fakir olduğunu söylüyor. 500 lirayla geçinen bir sürü kalabalık aile varmış örneğin.
Sonrasında konu dillere geliyor. Gülü amca Zaza, eşi ise Kürt. Dolayısıyla evdeki herkes Türkçe, Kürtçe, Zazaca biliyor. Ama anlattıklarına göre, özellikle köylerde yaşayan kadınlar Türkçe bilmiyorlarmış. Dışarıdaki hayatla birebir bağlantı içinde olmayan, ticaretle çarşı pazarla uğraşmayan bu kadınlar hayatlarını Türkçe’ye ihtiyaç duymadan sürdürebiliyorlarmış. Bu durumda çocukları da Türkçe bilmiyormuş. Çocuklar okula başladığında ilk senelerde öğretmenleriyle iletişim kuramadıkları için okuma yazma öğrenmeleri bile seneler alıyormuş. Bahar’ın da anlattığına göre onların sınıfındaki köylerden gelen çocuklar da iletişim kopukluğu yaşadıkları için çok erken yaşlarda okuldan nefret ediyorlarmış. Uzaktan bakınca “Ne var yani, öğretsin aileleri Türkçe o zaman.” demek bizlere çok kolay geliyor. Ama maalesef oradaki hayat tarzları, şartlar bu durumları ortaya çıkarıyor ve bu çocuklar erken yaşlarda okuldan soğuyorlar, çok az bir kısmı eğitimlerine başarılı bir şekilde devam edebiliyorlar. Sonrasında ise eğitim seviyeleri arasında büyük farklar olan bölgeler ortaya çıkıyor.

Urfa’da öğrendiklerimi özümsemek için bir kenara yazıyorum, kafam karışmış halde yeniden yola çıkıyorum. Ver elini Viranşehir, Kızıltepe, Mardin..

3 yorum:

  1. Güzel bir gezi yazısı olmuş. Yazdıklarınızı genel olarak çok beğendim. Çok başarılı, heleki benim gibi gezmeyi okumayı seven biri için. Çok okuyan mı çok gezen mi çok bilir? Hayatı riske atmamak lazım bence ikisini de bolca yapmak, çok bilmek konusunda en garanti yol...Alakasız bir soru olacak ama ''El yapımı bakır zarflara yerleştirilmiş porselen fincanlara bayıldım, asla kullanmayacağımı...Bu bahsettiğiniz bardakların fiyatları oralarda kaça ? Teşekkürler....

    YanıtlaSil
  2. Yorumunuz için teşekkürler.
    Çok net hatırlamıyorum ama 30 lira gibi bir fiyata 2 fincan ve tepsiden oluşan setler vardı, tabii ki el yapımı olmayanlardan bahsediyorum. El yapımı olmayanlarda dikkatli bakarsanız üretimden kaynaklanan kalıp çizgisini görebiliyorsunuz,bu da kötü kaliteyi gösteriyor.
    El yapımı olanlarda fiyat hiç hatırlamıyorum ama ekstrem rakamlar değildir diye tahmin ediyorum yüksek işçilikli değilse eğer.

    YanıtlaSil
  3. Yakın bir zaman içinde bir süre kalacağım bu kent için bilgi edinmek amacıyla internette dolaşırken bu gezi-anılarınızı okudum.Tek kelime ile "harika" olmuş. Ben çok bilgilendim. İçten teşekkürler..
    İlhan Geyik

    YanıtlaSil